☀️23. Bölüm — Sessizliğin Rengi ☀️

Güneş kapıdan içeri adımını attığında, evin içindeki hafif yemek kokusu onu karşılamıştı. Annesi mutfakta, masasını hazırlıyordu.
“Hoş geldin,” dedi annesi, yüzünde hafif bir yorgunlukla.
Güneş başını sallayıp, “Hoş buldum,” dedi usulca ve odasına yöneldi.

Kapısını kapattıktan sonra, derin bir nefes verdi.
Odası... onun küçük dünyasıydı.
Sol duvarda, kitaplık vardı. Romanlar, defterler, küçük mumlar. Raflardan biri tamamen sarı ve turuncu kaplı kitaplarla doluydu; renk seçimi bilinçliydi — çünkü ona güneşi hatırlatıyordu.

Masasının üstünde bir kaç fotoğraf vardı. Biri çocukken annesiyle çekildiği, biri ilkokuldan kalma bir dostluk hatırası, diğeri ise…
Yüzü görünmeyen ama omzuna yaslanmış biriyle çekilmiş bir kare.
Fotoğraftaki kişiyi hiç kimse tanımazdı. Ama Güneş bilirdi. Ferhat’tı o.

Odasının cam kenarında ufak bir koltuk vardı. Üzerinde sarı bir battaniye, başucunda bir ajanda. Günlük tutmayı seviyordu ama son zamanlarda yazamamıştı. Belki de çok dolu olduğu içindi… ya da kelimeler onu bile anlatamayacak kadar yorgundu.

Battaniyeye sarınıp camın önüne oturdu. Gün batımıydı. Gökyüzü turuncu, pembe ve morun tonlarında dans ediyordu.

"Keşke burda olsaydın..."
Bu cümle onun içinden sessizce çıktı. Ne bağırıyordu ne de ağlıyordu.
Ama eksik bir şey vardı, hissediliyordu.

Bir anlık sessizlikte, gözleri kapanır gibi oldu.
Kalbindeki boşluk ses vermese de, varlığı hissediliyordu.
Rüzgar’ın bakışları aklına geldi.
Bir başka yoldan gelen başka bir sıcaklık...
Ama Güneş, hâlâ bir gün, o hiç gelmeyen mesajın geleceğine inanıyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar